Kişilik ve İletişim Tipleri

Günümüz iş dünyası ve hayatın her alanında insan kişilikleri çok merak edilen konuların başında gelmektedir. Öyleki bu durum aslında çok eski zamanladan beri var olmuştur... Kişilik tiplerini merak etmek bir yana aynı zamanda kişilik tiplerine yönelik iletişim şekilleri de bir başka heyecan uyandıran merak konusu olmaktadır... İşte bu çalışmada Gazi Üniversitesi'nden öğretim üyesi Prof. Dr. Çetin Murat Hazar oldukça faydalı bir çalışma yayınladı... İşte o çalışma...
 Tarih: 10-04-2020 14:37:14   Güncelleme: 10-04-2020 14:38:14
Kişilik ve İletişim Tipleri

ÖZET

Bu çalışmada kişilik, fiziksel, toplumsal ve ruhsal özelliklerine göre ele alınmakta ve kişilik ile iletişim tipleri arasında ilişkiler kurulmaktadır.
Kalıtımla çevresel faktörlerin bir sonucu olarak beliren kişilik bireye özgü duygu, düşünce ve davranışların örgütlenip bütünleşmesi olarak görülmektedir. Kişiliğin fiziksel özellere göre belirlendiği, kısalık, uzunluk, zayıflık, şişmanlık, güzellik, çirkinlik, saç, göz, ten rengi, mimik ve jest gibi beden özelliklerine göre kişiliğin ortaya çıktığı konusu Hipokrat’tan beri tartışılmaktadır.

Ancak günümüzde toplumsal ve ruhsal özelliklere göre kişilik tiplemeleri oluşturulmaktadır. Bunlar arasında, Freud’un psikoanalitik yaklaşımı, Jung, Adler, Horney ve Erikson’un neo-analitik yaklaşımı, Pavlov, Galton, Tyron ve Gottesman’ın biyolojik yaklaşımı, Pavlov, Miller ve Donald’ın davranışçı yaklaşımı, Kelly, Rotter ve Bandura’nın bilişsel yaklaşımı, Allport, Murray ve McDougall’ın özellikçi yaklaşımı, Fromm ve Rogers’ın hümanist yaklaşımı ile Murray ve Sullivan’ın etkileşimci yaklaşımı ön plana çıkmaktadır.

Biyolojik ve özellik yaklaşımları içinde yer alan Eysenck’in oturmuş-içedönük, oturmuş dışadönük, uçarı-içedönük, uçarı-dışadönük tiplemeleri çerçevesinde, kendi kendine iletişim, kişiler arası iletişim ve kitle iletişimi gibi iletişim tiplerinin farklı tercih ve kullanımları ortaya çıkmaktadır.

Anahtar sözcükler : Kişilik, iletişim, iletişim tipleri

GİRİŞ

Kişilik, kalıtımla dış faktörlerin bir sonucu olarak görülmektedir. Kişiliği, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimi olarak tanımlamak (Cüceloğlu 1993:404) olanaklıdır. 

Kültürel olayların benzerlik ve ayrılıklarını toplumdaki kişilik tipinin oluşmasında ana etken olarak görenlere göre ise, kişilik, bireye özgü duygu, düşünce ve davranışların örgütlenip bütünleşmesidir (Güvenç 1984:347) Carrel ise, daha pragmatik bir tanım yaparak, kişiliği insanın ta kendisi olarak ele alır. Her birimize küçüklüğümüzü, aleladeliğimizi, gücümüzü veren odur. (Carrel 1973:154)

Psikolojide uzun süre, 

modeli hakimiyetini sürdürmüştür.

Ancak, 1960’larda, Mischel, Marlowe ve Gergen’in kişilik ve ahlaki özellikler arasındaki tutarlılığın beklenenden düşük boyutlarda olduğunu ve değişkenliğin yüksek tezahür ettiğini bulduklarında, 

modeline geçilmiştir. Dolayısıyla kişilik özelliklerinin tek tek değil de birbirleriyle etkileşim halinde bir bütün olarak davranışı etkilediği ileri sürülmektedir. (Kağıtçıbaşı 1977:78)

FİZİKSEL VE TOPLUMSAL-RUHSAL ÖZELLİKLERE GÖRE KİŞİLİK

19. yüzyılın sonlarında, kişilik özelliklerinin irade dışı açığa vurulması, bedensel özelliklere dayalı olarak, “kafanın fiziksel biçiminden yola çıkılarak karakterin okunması” anlamına gelen Frenoloji ve yine fiziksel özelliklere göre geleceğin suçlularının ortaya çıkarılmasında Bertillon ölçümlerine gerek duyulmuştur (Sennett 1996:41-42).

Aynı dönemlerde kişiliği çevre etkilerinden bağımsız olarak bireyin kendi benliğinin belirlediği görüşü de (Freudcu yaklaşım) etkinlik kazanmıştır. Çevresel etkileri başat öğe olarak ele alan görüşler ise ruhsal ve toplumsal yapıya göre kişiliğin ortaya çıktığını ileri sürmüştür.

1. Fiziki Özelliklere Göre Kişilik 

Modern tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat’ın kişilik kavramı, onun öğrencisi olan Empedokles’in ortaya koyduğu 4 element (hava, su, ateş ve toprak) teorisine uygun olarak 4 temel mizaca bölünmektedir (Hall ve ark. 1985:379). 

Bu bölümleme, insan vücudundaki kan, balgam, sarı ve siyah safra olmak üzere 4 sıvıya (ki bunlar kalp, beyin, karaciğer ve dalağa karşılık gelmektedir) dayanmaktadır. Tipleri öfkeli, sıcak kanlı, hüzünlü ve soğukkanlı olarak bölümleyen Hipokrat, sıcakkanlı ve öfkeli kişiliğin, kolayca heyecanlanan, ilgileri çabuk değişebilenlerden kurulu olduğunu ileri sürmektedir.

Öfkeli tipin ilgisi zayıf, ikincinin ise hızlıdır. Buna karşılık soğukkanlı ve hüzünlü mizaçlar ilgilerinin sürekli olması ama yavaş yavaş uyarılması ile ortaya çıkmaktadır. Soğukkanlı olanların ilgileri zayıf, hüzünlülerinki ise şiddetlidir (Öfkeli= ateş= sarı safra= sıcak ve kuru, hızlı ve kuvvetli. Sıcakkanlı= hava= kan= sıcak ve nemli, hızlı ve zayıf. Soğukkanlı=su= balgam= soğuk ve nemli, yavaş ve zayıf. Hüzünlü= toprak= kara safra soğuk ve kuru, ağır ve kuvvetli.) (Fromm 1995:71) 

Aynı şekilde Galen de, Hipokratın vücut sıvılarına dayanan dörtlü sınıflandırmasını kabul eder. Öncelikle, kan bolluğu nedeniyle neşeli ve canlı olan sagvinik tipe referans yapar.

Tablo 1. Düşünürlere Göre Beden Yapıları ve Kişilik Tipleri

2. Toplumsal ve Ruhsal Özelliklere Göre Kişilik

Araştırmacıların bazıları ise, beden yapısından bağlantısız olarak kişilik özelliklerini toplumsal ve ruhsal açıdan değerlendirmeye almaktadırlar.

Bu yaklaşımları, Psikoanalitik, Neo- Analitik, Biyolojik, Davranışsal, Bilişsel, Özellikçi, İnsancıl ve Etkileşimci olarak sınıflandırmak olanaklıdır.

2.1. Psikoanalitik Yaklaşım

Kişilik konusundaki Psikoanalitik yaklaşım Freud’un kişilik kavramından kaynaklanmaktadır. İnsanların fark etmedikleri birtakım içgüdüleri, itileri ve gereksinimlerinden yola çıkarak, altta yatan gereksinimlerin yada kaygıların bilinmesinin farklı ortamlarda yapılan farklı davranışları birbirleriyle tutarlı hale getireceğini (Morgan 1998:315) ileri süren Freud, insan kişiliğinin üç temel birimi olarak “İd”, “Ego” ve “Süperego” kavramlarını ele alır (Cüceloğlu 1993:406-414).

İd, kişiliğin, en kaba, en ilkel kalıtımsal dürtü ve arzularını içerir. Zevk ilkesine göre işleyen ve bilinçaltı dürtülerden oluşan id, hiç geciktirilmeden
bütün isteklerin yerine getirilmesini (size zorluk çıkarana saldırma veya çekici bulunan karşı cinsten birisiyle o anda birlikte olma vb.) ister.

Rüyalar veya hayal kurmalar şeklinde de ortaya çıkan id’in doyurulması “Birincil Süreçler”i oluşturmaktadır. Birincil süreçlerin baskın olduğu bireylerde, davranışların düşünme ve akıl yürütme yoluyla değil, id’in istekleri yönünde geliştiği görülür.

İd’i denetim altında tutmaya çabalayan kişilik birimi ego’dur. Gerçek ilkesine uyarak, gerçek dünya ile id arasında bir aracı olarak işlev görür.
‘İkincil Süreçler’e dayalı düşünce içinde çalışan ego, mantık ve gerçekçi düşünceyi ön plana çıkarır. İd’in “hemen şimdi istiyorum” emrine karşı, ego “koşullar uygunsa sana isteğini verebilirim” der. Akılcılık ve pratikliğini kullanarak, id’le çoğu zaman çelişki halinde olsa da onun arzu dürtülerini mümkün olduğunca
yerine getirmeye çalışır. İd’in sürekli bir danışmanı ve yol göstericisi olduğundan, iyi ve kötü kavramlarıyla ilgilenmez ve herhangi bir ahlaksal tutumu yoktur.

Toplumun inandığı ve kişiye dayattığı doğru ve yanlış kararların kaynağını Superego oluşturmaktadır. Vicdan olarak da isimlendirilen Superego, bireyin davranışlarını süzgeçten geçirerek, bireye iltifat veya yergi bildirir. Böyle bir yapılanma içinde ego, id ile superego arasında bir nevi cambaz niteliğindedir. Hem id’i memnun etmeye, hem de superego tarafından azarlanmaktan kurtulmak ister.

Freud’a göre, kişiliğin bütün bu katmanları birbirleriyle devamlı çelişki halindedir. Böylece, kaygı ile birlikte, bastırma, düş kurma, ussallaştırma, yansıtma, saplanma ve gerileme, özdeşim, özleşme, ödünleme, yer değiştirmeyön değiştirme, kaçma, tepki oluşturma, çözülme, dönüşüm, yüceltme, yapma-bozma,
inkar, yalıtma, dışa vurma gibi savunma mekanizmaları ortaya çıkar.

Freud, cinsel gelişmenin çeşitli aşamalardaki saplamalara bağlı olarak, Sevgeç, Sadomazoşist ve Özsever olmak üzere üç temel kişilik tipi üzerinde durmaktadır (Köknel 1986: 91-92)

Sevgeç tiptekiler, sevmenin ve sevilmenin egemen olduğu, ağır bastığı duygusal insanlardan oluşmaktadır.

Superego’ları ile Ego’ları arasında sürekli çatışma ve sürtüşme görülen tipler ise, Sadomazoşist’leri oluşturmaktadır. Katı kurallar karşısında, bunlara uymamanın verdiği kaygı ve sıkıntı nedeniyle devamlı tedirginlik gösterirler. Saplantılı düşünceleri ve korkuları kendilerinde taşıma eğilimindedirler. Kendi bedenine ve kişiliğine aşırı düşkün olma durumuyla da, özsever tip ortaya çıkmaktadır. Freud, bunların, birbirinden bağımsız ortaya çıkmak yerine, iki tipin özelliklerinin bir bölümünü taşıyan değişik kişilik yapılarının da belirdiğini ileri sürer.

2.2. Neo-Analitik Yaklaşım

Freud’un takipçisi olan ancak, cinselliğin rolünün Freud’un ifade ettiğinden daha düşük olduğunu ileri süren Neo-Analitik düşüncenin en önemli temsilcileri Carl Jung ve Alfred Adler’dir. Jung, “Persona” ve “Gölge” kavramlarını ortaya koymaktadır (Songar 1977: 136- 137).

Persona, kişinin gerçek egosunun üstüne geçirilen, toplumsal açıdan kabul edilebilir ve çevreye sunulabilir bir maskedir. Toplumsal çevre ve konjonktür kişileri meslek ve meşguliyetlerine bağlı olarak bir takım davranışları göstermesi konusunda yönlendirmektedir. Bir bakan, doktor, avukat vb. sadece mesai saatlerinde değil, toplum tarafından her zaman bir bakan, doktor veya avukat olarak görülür. Dolayısıyla, Persona, bireyin çevreyle uyuşmasını sağlayan
bir mekanizma görevi yapmaktadır.

Persona maskesinin altında ise, arzuları, duyguları ve bunların bağlantılarını oluşturan Gölge yer almaktadır. İç davranış adı da verilen Gölge, Persona’ya oranla daha sabit ve ona zıt bir figürdür. Olgunlaşma ve eğitimle değiştirilemez. Birey, toplumsal nedenlerden dolayı (ahlak, vicdan vb.) Gölge’yi kabullenmekte zorlanmakta, bu da tehlikeli bir iç çelişkiye neden olabilmektedir.

Jung, temel olarak aldığı içedönük ve dışadönük kişilik tiplerini duyum, duygu, sezgi ve düşünme gibi işlevlerine göre (dışadönük duyumsal,
içedönük duyumsal, dışadönük duygusal, içedönük duygusal, dışadönük sezgisel, içedönük sezgisel, dışadönük düşünen, içedönük düşünen tarzında toplam sekiz kişilik) değerlendirmektedir. Kişinin içinde bulunduğu ortama, zihinsel gelişmelere göre bu işlevlerden biri ön plana geçmektedir. Böylece ağırlık kazanan işlev, kişinin bilinçli yanını oluşturmaktadır.

Gölgede kalan işlev ise diğerine yardımcı olmaktadır. Geriye kalan iki işlevden birisi arada sıkışmış, sonuncusu ise, gelişmeyerek, denetim dışı kalmıştır (Köknel 1986:89- 91).

Kişilikte bulunan bu dört işlevden birisinin gelişmesi ergenlik çağının sonunda ortaya çıkmaktadır. Ancak, kişilik gelişmesini tamamlayamayanlar bu dört işlevden hangisine başvuracaklarını bilemediklerinden dengesiz ve düzensizdirler ve her an bir değişme gösterebilirler.

Adler ise, çocukluk hayatının başkasına tabi olma durumu ve yetersizliklerinin zamanında kalmayıp devam etmesiyle, kişide aşağılık duygusunun geliştiğini ileri sürmektedir. Birey, eksikliğini fark ettiğinde, bunu giderici faaliyetlerde bulunur (Songar 1977:131-132).

Üstünlük arzusunun, kişinin psikolojik hayattaki amacını oluşturduğunu, dünya görüşünü ve davranış kalıbını değiştirdiğini, kendisine ait çeşitli ruhsal ifadeleri belli kanallara doğru sevk ettiğini belirten (Adler 1997:291) Adler, dominant (baskın) üst erkeklik (masculinity) ve resesif (çekingen) kadınlık (femininity) durumlarına işaret etmektedir. Erkekte feminen eğilimlerin kişi tarafından fark edilmesiyle “erkek protestosu”, aşırı bir agressif davranış görülür.

Kişiliği, Freud’dan farklı olarak, bireyin kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği tutumların ürünü olarak alan (Geçtan 1988:83) Adler, insanları karşılaştıkları zorluklara göre, iyimser-kötümser (Adler 1997:306- 307), saldırgan (boş gurur, harislik, kıskançlık, haset, cimrilik, kin) ve kendini savununlar
(insanlardan kaçma, endişe yüreksizlik, uyumsuzluk belirtisi olarak baskı altına alınamayan içgüdüler) (Adler 1997:309) olarak ayırmaktadır.

2.3. Biyolojik Yaklaşım

Her ne kadar motivasyon ve çok çalışma bireylerin arzuladığı herhangi bir şeyi yapmada, elde etmede önemli olsa da, biyolojik faktörlerin kişiliği etkilediği şüphe götürmez bir gerçekliktir. Beyin yarımkürelerindeki aktivitelerden, zehirlenme veya hastalıklara kadar bir çok biyolojik değişken kişilik farklılıkları üzerinde etkili olabilmektedir (Friedman ve Schustack 2003:199). Beynimizin yapısına ve işleyiş tarzına bağlı olarak gerek duyu organların hassasiyetinde, gerekse vücudun hormon üretiminde kişiden kişiye, ortamdan ortama ve hatta zamana bağlı olarak değişiklikler meydana gelmektedir. Dolayısıyla bu değişikliklere bağlı olarak herhangi bir olay karşısında algı, dikkat, önem, reaksiyon şiddeti gibi unsurlar değişebilmektedir. Çikolatanın çok sınırlı da olsa rahatlatıcı işlevi dikkate alındığında, çikolata bağımlısı bir kişinin reaksiyonu ile diğerlerinin reaksiyonları arasında düşük düzeyli bir farklılık göze çarpacaktır. 

Diğer yandan, hastalıklar, zehirlenme, fiziksel maddelere bağımlılıklar yüzünden kişilik değişikleri görülebilmekte, bu unsurlar kişilik üzerinde dramatik etkilere yol açabilmektedir (Friedman ve Schustack 2003:199). 

Biyolojik yaklaşımın önemli temsilcilerinden kabul edilen Ivan Pavlov, beyin kabuğunda oluşan uyarılma ve ketleme süreçlerine göre mizacı güçlülük, dengelilik, hareketlilik boyutlarında 1) güçlü, dengeli, hareketli-canlı tip, 2) güçlü, dengeli hareketsiz-sakin, yavaş tip, 3) güçlü, dengesiz-engelsiz tip, 4) zayıf tip şeklinde ayrıma gitmektedir (AnaBritannica 1989:363).

2.4. Davranışçı Yaklaşım

Biyolojik yaklaşımda olduğu gibi, Davranışçı yaklaşımın da önemli simalarından olan Ivan Pavlov, klasik şartlanma deneyiyle öğrenmenin temel ilkelerini ortaya çıkarmıştır. Pavlov, köpekler üzerine yaptığı deneyde, yemek vermeden önce zili çalmakta sonrasında yemeğini vermektedir. Normalde zil çalmasının tükürük salgılayıcı bir işlevi olmamasına rağmen, belli bir deneyimden sonunda sadece zilin çalmasıyla köpek tükürük salgılamaya başlamaktadır.
Böylece köpek zilin çalmasının yemek anlamına geldiğini öğrenmektedir.

Edimsel koşullamanın (yapıldığında bir ödüle götüren davranışın gittikçe kuvvetleneceği, davranışın ödülle örtüştüğü) kişiliği oluşturan temel etmenlerden biri olduğunu ileri süren Skinner ise, kişiliği çevresel şartlar tarafından organize edilen öğrenilmiş bir davranış repertuarı olarak görmektedir. Çocuklar üzerinde de
çalışan Skinner, yaşamını ve kişiliğini çevresel olayların kontrol ettiği çocuğun güvercinler gibi çevrenin fonksiyonu olduğunu, kişilik gelişmesinde ödül ve cezanın önemli bir rolü olduğunu belirtmektedir (Friedman ve Schustack 2003:229).

Freud’un ileri sürdüğü kişilik kavramlarının öğrenme süreçleriyle açıklanabileceğini ileri süren Miller ve Donald, bir öğrenmenin gerçekleşebilmesi
için bireyin bir şeyi istemesi, dikkate alması, yapması ve elde etmesi gerektiğini söylemektedirler. Uyarı ve cevap arasındaki bağlantıyı alışkanlık olarak adlandırdıklarından, kişilikten bahsettiklerinde, öncelikle alışkanlığın oluşumunu ve çeşitli alışkanlıklar arasındaki ilişkileri kastederler (Friedman ve
Schustack 2003:229).

2.5. Bilişsel Yaklaşım

Dünyamızdaki olayları nasıl anlıyoruz, doğayı ve diğer insanların eylemlerini nasıl anlıyoruz, sosyal çevremizden nasıl öğreniyoruz, davranışlarımızı
nasıl kontrol ediyoruz ve anlıyoruz soruları üzerinde duran Bilişsel söylem, kişiliğin temeline zihinsel süreçlerle, algıyı koymaktadır (Friedman ve Schustack 2003:232).

Bilişsel yaklaşım içinde yer alan Kelly, öncelikle kişiler arası ilişki üzerine odaklanmaktadır. Kelly’e göre, her insan anlamak ve davranışı tahmin edebilmek için benzersiz bir sisteme sahiptir.

Kişiliğin oluşumunu inanç sistemine bağlayan Rotter, sosyal-bilişsel teorisiyle, bireyin davranış potansiyeli, beklenen sonuçlar ve verilen değer bağlamında davranışlarını seçtiğini ileri sürmektedir (Friedman ve Schustack, 2003: 267). Rotter’ın beklenti-değer yaklaşımına göre, kişi belirli bir davranışı, o davranıştan belirli bir sonuç beklediği için yapmaktadır.

Birey için bu davranıştan elde edeceği düşündüğü sonucun bir değeri bulunmaktadır. Herhangi bir durumda beklenti veya değerden biri çok düşükse davranış ortaya çakmamaktadır. Buradaki beklenti kavramı temelde algılamaya ve bilişsel süreçlere dayanmaktadır. Değer ise, algılama düzeyinde bir ödüllendirmedir.
Bireyin herhangi bir davranışı öğrenmesi için bir başkasını belirli davranışları yaparken gözlemlemesi gerektiği, bunun için ödülün gerek şart olmadığı düşüncesine katılan Bandura da, sosyal ortama ve gözlemlemeye önem vererek, insan algılamasını yani bilişsel süreçleri ön planda tutar (Cüceloğlu 1993:426-427). 

2.6. Özellikçi Yaklaşım

Özellik yaklaşımının önemli simalarından olan ve 1930’larda modern kişilik teorilerinin şekillenmesinde önemli bir rolü olan Allport, kişiliği tümüyle bireysel ve tekil özelliklerinden oluşan bir bütün olarak ele alarak, insan davranışının değişmeyen, öznel ve tekil kişilik özelliklerine göre belirlendiğini ileri sürmektedir.

Kişiliğin gereksinimler içinde oluştuğunu savunan Murray’ın, hazırladığı gereksinimler listesi kişiliğin istatistik yöntemleriyle çözümlenmesine dayalı testlerin temelini oluşturmaktadır.

Bu testlerin bilinçdışı davranışları ortaya çıkarma amacı taşıması, kişiliğin de bilinçdışı süreçlerin ürünü olduğu düşüncesine yol açmıştır.
McDougall ise, kişiliği kalıtsal (birincil) ve öğrenilmiş (ikincil) özellikler bütünü olarak görmektedir (AnaBritannica 1989:363).

2.7. Hümanist Yaklaşım

İnsancıl yaklaşımın önde gelenlerinden Fromm, karakterin temel yapısının libido’nun çeşitli şekillerinden değil de, bireyin dünya ile olan özel ilişkilerinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Ona göre, süreç içinde birey dış dünya ile nesneleri elde ederek ve kendine mal ederek, kendisini başka insanlar ile ilişkili hale getirerek bağlantı kurar. Birincisine kendine mal etme süreci, ikincine de sosyalleşme süreci demektedir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamaları için onları elde etmesi aynı zamanda da başkaları ile ilişki kurması gerekir (Fromm 1995:79).

Fromm, yaptığı kişilik tipleştirmelerinde, yaratıcı olmayan yöneliş ile yaratıcı yönelişi ele almaktadır. Kendine mal etme sürecinde yaratıcı
olmayan yöneliş 1) alıcı (kabul eden), 2) sömürücü (zorla alan), 3) biriktirici (saklayan), 4) pazarlayıcı (değiş-tokuş eden) kişilikleri ortaya koyarken, sosyalleşme düzeyinde 1) mazoşisttik (aşırı bağlı), 2) sadisttik (otoriter), 3) yıkıcı (kendini gösteren, ön plana çıkaran), 4) ilgisiz (yalnızca çekici görünmeye çalışan) tipleri önermektedir. Olumlu bir imaj çizen yaratıcı yöneliş ise, kendine mal etme sürecinde çalışan, sosyalleşme sürecinde ise seven, düşünen tipleri ortaya çıkarmaktadır (Fromm 1995:134-135)

Rogers’a göre ise, her birey doğuştan mutluluğu arar, potansiyellerini geliştirmek ister. Bu insanın doğasında vardır. Bir kişinin benlik bilinci onun kendisiyle ilgili düşüncelerini, algılamalarını ve kanaatlerini içerir. Olumlu bir benlik bilincinin gelişmesi için ise koşulsuz sevgi (ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olması) içinde yetişmesi gerekmektedir.

2.8. Etkileşimci Yaklaşım

Etkileşimci yaklaşım, sosyal durumlardan yola çıkmaktadır. Eğer durumdan duruma insanların kişilikleri değişiyorsa, kişilikle ilgili nasıl konuşabiliriz sorusundan yola çıkan etkileşimciler, kişiliğin sosyal durumlarla nasıl bir ilişki içinde olduğunu araştırmaya başlamışlardır. Yaklaşım, kişiliğin zaman içinde ufak değişikliklere uğrayacağını, insanın iradesinin sınırsız olmamak kaydıyla özgür olarak belirlendiğini ileri sürmektedir.

Kurt Lewin’in Alan Teorisinden etkilenen ve daha önce özellik yaklaşımında da gördüğümüz Henry Murray, zaman perspektifini öne alarak, kişisel etkileşim ve insanların hayatları boyu karşılaştıkları durumları analiz ederek, tipik bir ihtiyaçlar kombinasyonu (birleşmek, özerklik, egemenlik, sergileme, kötülüğü önlemek, yardımcı olmak, düzenlemek, oyun, erotizm, yardımcı olmak, anlamak) önermiştir (Friedman ve Schustack 2003:349).

Sosyal self kavramını ele alan ve kültürel etkilerin de göz önüne alınması gereğini Amerika Birleşik Devletlerinde ilk gören (Horney 1986:20) Sullivan ise, farklı durumların farklı insanları oluşturduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla yeni bir kasabaya taşınan kişilerin taze bir başlangıç yapmaları, yeni arkadaşlara, komşulara, iş arkadaşlarına yeni bir imaj sunmaları gibi sahip olduğumuz kişiler arası durumlar kadar kişilikler oluşmaktadır (Friedman ve Schustack 2003:375).

3. İletişim Tipleri

İletişim tipleri, kullanılan iletişim sürecinin ne anlamda farklı olduğunu ortaya koymak, iletişimi daha kolay anlamlandırmak için tercih edilmektedir. Zıllıoğlu (1993:18-21), bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak; kişiler arası iletişim, grup iletişim, örgüt iletişimi, toplumsal iletişim, grup ilişkilerinin yapısına göre; biçimsel olmayan/yatay iletişim, biçimsel/ dikey iletişim, kullanılan kanallara ve araçlara göre; görsel iletişim, işitsel iletişim, görselişitsel iletişim, dokunma ile iletişim, telekomünikasyon, kitle iletişimi ya da doğal araçlarla iletişim, yapay araçlarla iletişim, kullanılan kodlara göre; sözlü iletişim, yazılı iletişim, sözsüz iletişim, zaman ve mekan boyutlarında; yüz yüze iletişim, uzaktan iletişim olarak sınıflandırmaktadır.

Ancak, daha basite indirgenirse, kendi kendine iletişim, kişiler arası iletişim ve kitle iletişiminden bahsetmek olanaklıdır.

Kişiyi güdüleyen, motive eden, gereksinimleriyle kişinin kafasındaki ben kavramını ortaya çıkaran kendi kendine iletişime (Usluata 1994:45), söz, jest ve mimiklerle kendisi dışındaki kişileri algılamayı, onlara kendini anlatmayı sağlayan kişiler arası iletişime ve kitle iletişim araçlarını kullanarak kütlesel bir üretimin söz konusu olduğu kitle iletişimine göre iletişimin kullanımı farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılıklar, genellikle iletişim süreci içinde yer alan kaynak, araç, hedef ve feedback gibi kavramlardan ortaya çıkmaktadır.

Genel iletişim sürecinin bir kaynakla başladığı, kaynağın oluşturduğu iletileri bir araçla hedefe ulaştırdığı ve bunun sonucunda bir feedback alarak iletişimi buna göre değiştirdiği, tekrarladığı veya sonlandırdığı göz önüne alınırsa, iletişim tiplerine göre bu süreç içinde yer alan unsurların da farklı kullanıldığı ortaya çıkmaktadır.

Kendi kendine iletişimi veya kişiler arası iletişimi kullanan bireyin kaynağı yine kendisi olurken, kitle iletişiminde bu daha çok kuruluşlar olmaktadır.

Kendi kendine iletişimde araç olarak beyinsel elektrik dalgaları, hormanlar vb. tarafından güdülenen düşünce ön plana çıkarken, kişiler arası iletişim de bu söz, mimik ve jestler, kitle iletişiminde ise kitle iletişim araçları kullanılmaktadır.

İletişimde bulunularak etkilenmek istenen hedef, kendi kendine iletişimde özellikleri diğerlerine oranla çok iyi olarak bilinen bireyin kendisi olurken, kişiler arası iletişimde nitelikleri daha az bilinen diğer bireyler, kitle iletişiminde çok daha az bilgi sahibi olunulan toplum söz konusudur.

Son olarak, iletişimin varlığı ve başarısı konusunda yaşamsal bir öneme sahip olan feedback devreye girdiğinde, kendi kendine iletişimde bunun anında hatta otomatik olarak gerçekleştiği, kişiler arası iletişimde ise kendi kendine iletişim kadar olmasa da hızlı olduğu, ancak kitle iletişiminde çok yavaş tezahür ettiği görülmektedir.

4. Kişilik ve İletişim Tipleri

İletişimin amacı, iletişimcinin içeriğini belirlediği iletilerin, uygun kanallar ve araçlar vasıta sıyla alıcıya ulaşması ve onda istenen bir etkinin oluşmasıdır. Dolayısıyla da ileti amaca yakın bir ikna edici niteliğe haiz olmalıdır.

Alıcıyı ikna edebilmek, uygun kanalları bulabilmek, iletiyi şekillendirmek için ise onun kişiliği dikkate alınmalıdır. Bu yüzden, belli bir toplumsal kişilikte, belirgin olan insanca ihtiyaçlara yanıt verebildiği ölçüde ikna edici ileti etkili bir güç haline gelebilmektedir (Fromm 1993:243).

İkna edici iletilerde temel olarak ele alınacak nokta, kişiliğin, çevre, ortam, konjonktür, zaman, kalıtım gibi faktörlere dayandığı ve belli bir dille yapıldığıdır.

Zaten kişilikle ilgili, dilimizdeki veya dünya dillerinde kelimelerin çokluğu, ikna edici iletilerin bunları bilinçli veya bilinçsiz kullandığını ortaya çıkarmaktadır.

Allport İngilizce’de kişilik çizgilerini ifade eden 17.953 kelime bulmuştur. 

Bu bütün İngilizce dağarcığının % 45’ini oluşturmaktadır. Bunların % 25’lik ilk grubu en dar anlamıyla kişilik çizgilerini veren nazik, kaba, dalgın gibi kelimelerden oluşmaktadır. Yine % 25’lik ikinci grubunda, şaşkın, neşeli, kendinden geçmiş gibi geçici psikolojik durumları belirleyen kelimeler yer almaktadır. % 29’luk bir kısmı, anlamsız, saçma, sevimli gibi kişi üzerindeki değer yargılarını içermektedir. Son grupta yer alan % 21’i ise, heterojen bir nitelik taşımaktadır. Bunlar içinde, şımarık, çocuk gibi davranış açıklayıcı, tombul yanaklı, tıknaz, babacan gibi fiziksel çizgileri psikolojik çizgilerle ilişkilendiren, yetenekli, çalışkan verimli gibi yetenek ve becerileri belirleyen sınıflandırmalar yer almaktadır (Tolan 1985:399).

Biyolojik ve Özellik yaklaşımları içinde kabul edilen Hans Eysenck, hiyerarşik açıdan kişiliği oluşturan faktörleri sıralamaktadır.

Dört faktörlük bu süreç içinde kişiliğin en alt sınırını oluşturan ilk düzeyi, çok özel tepkileri içererek, belirli uyarıları, biyolojik ve katılımsal özellikleri taşır. Bireyin bulunduğu ortamlardan elde ettiği alışkınlıklara dayalı özellikle ilgili olanikinci düzeyden sonra, eğilimleri içeren ve kişinin bir çok alışılmış davranışları arasından eğilimler (süreklilik, değişmezlik, bireysel dengesizlik, doğruluk ve değişkenlik, heyecanlılık özelliklerinin olduğu) kazanma evresi olan üçüncü düzey gelir. Son düzey ise tip safhasıdır ve burada baskın özelliklere göre belirgin tipler ortaya çıkmaktadır (Timur Demirtaş, www.kriminoloji.com).

Kişiliğin zekayla ilgili olduğunu da ileri sürerek, IQ’su 120 olan bir kişinin, 80 olan bir diğerinden daha fazla kompleks ve çok boyutlu kişiliğe sahip olduğunu belirten (Schultz ve Schultz 1998:268) ve diğer bir çok çağdaş araştırmacı gibi kişilik tiplemeleri içedönükdışadönük ayrımına tabi tutan Eysenck, bunlara
oturmuş (dengeli) ve uçarı (dengesiz) sınıflandırmalarını eklemektedir.

Tablo 3. Eysenck’in Kişilik Tiplemesi

Eysenck’e göre, dış dünyaya yönelen dışadönük kişiler, diğer insanlarla birlikte olmayı tercih etme, sosyal, atılgan, iddialı, baskın olma ve tehlikeye atılma eğilimindeyken, içedönükler bunun tersidir. Araştırmacı bu farklılığın biyolojik ve genetik temelleriyle ilgilenerek, dışadönük olanların, içedönüklere oranla kortikal uyarımlarının daha düşük olduğunu ileri sürmüştür (Schultz ve Schultz 1998:269). Bu yüzden dışadönükler, heyecan ve uyarıcı arayarak kortikal bir dengeye gitmeye çalışmaktadır.

Bunun tersi olarak da, içedönükler kortikal uyarılarının fazla olmasıyla heyecan ve uyarılardan uzak durmakta ve bu yönde bir dengeye ihtiyaç duymaktadırlar. Dolayısıyla, dış dünyadan gelen duygusal uyarılar konusunda düşük etkilenme eşiğine sahip olduklarından daha tepkisel olan içedönükler küçük bir uyarıyla etkilenebilirken, benzer bir etkiye sahip olabilmek için dışadönükler daha büyük bir çabaya gerek duymaktadır.

Eysenck’ini yaptığı ikinci açılım oturmuş-uçarı ayrımıdır.

Ona göre, oturmuşlar çevrelerine daha iyi uyum sağlarlarken, uçarılarda uyum problemleri ortaya çıkmaktadır.Dörtlü çerçevede ise, sakin, güvenilir, dikkatli olan oturmuş-içedönük kendini denetim altında tutabilir. Diğer yandan, oturmuş-dışadönük, hoş sohbet, aldırmaz, atılgan ve önderlik özellikleri olan, uçarı-içedönük, topluluktan kaçan, karamsar, katı, kaygılı, ne zaman neşeli ne zaman kızgın olacağı bilinmeyen ve uçarıdışadönük hemen alınganlaşan, saldırgan, çabuk heyecanlanan, çabuk değişebilen, hareketli bireyleri temsil etmektedir. Eyseck’in ayrımı dikkate alındığında, ikna edici iletinin fonksiyonel olabilmesi için iletişim tiplerine göre farklı yönelimler gerekmektedir. İçedönük kişilikler ister oturmuş olsun ister uçarı olsun, kişiler arası iletişim yerine daha çok, kendi kendine iletişim ile kitle iletişimi tercih etmektedir. Yine de kişiler arası iletişime verdiği önem derecesinde içedönük kişilikleri oturmuş veya uçarı olarak nitelendirmek olasıdır.

Oturmuş-içedönükler kişiler arası iletişimi kullanmakla, özellikle, kendileri için önemli bir rol üstlenen topluluk içinde kontrol mekanizmasını ele alarak savunucu iletişim davranışları içinde yer alan denetimci davranışı kabullenirler. Örneğin topluluk halinde bir yürüme sırasında, oturmuş-içedönük olanların toplulukla birlikte, ancak birkaç santim geriden yürüdüğünü görmek olasıdır. Bunun nedeni topluluğun yönelimini ölçmek isteğinden kaynaklanan bu birkaç santimin kendilerine verdiği denetim işlevidir.

Benzer bir durumda ise uçarı içedönükler o yürüyen topluluk içinde olmamayı, mecburiyet durumunda ise oldukça geriden gelmeyi tercih edeceklerdir. Amaçları kontrol mekanizmasından daha çok, toplulukla ilişkilerini en aza indirmektir. Hatta bir ara onların yok olduklarını bile sanabilirsiniz. Topluluğun denetimine kişiler arası iletişim yoluyla girmeleri, girmemelerinin onlara getireceği zararları gördüklerinde daha mümkündür. Kaldı ki topluluk üyelerinin, uçarıiçedönüklerin uçarı-dışadönükler gibi hangi olaya nasıl tepki verecekleri belli olmadığından, onlara çekinerek yaklaşmaları bu kişileri biraz daha toplum dışına itmekte ve yine savunucu iletişim içinde yer alan umursamaz davranışı kabullenmelerini sağlamaktadır.

Kendi kendine iletişim ise, kişiyi güdülemekte, kişinin düşüncelerindeki “ben”inin farkına varmasını sağlamaktadır. Bireyin “ben”ini fark etmesi ve sorgulamaya başlaması ile, diğerlerinin duygu ve düşüncelerini umursamamak veya tam tersi olarak gereğinden fazla umursamak arasında gidip geldiği, en azından iletişim kurduğu veya kurmadığı/kuramadığı diğer bireylerin kendisini ciddiye aldığı veya almadığı görülmektedir. Kendi kendine iletişimi kullanma konusunda oturmuş-içedönükler ile uçarı-içedönükler arasında yine bir fark oluşmaktadır.

Oturmuş-içedönükler diğer iletişim tiplerini de mümkün olduğunca kullanma yolunu tercih etmekteyken, uçarı-içedönükler özellikle kendi kendine iletişimi benimsemektedirler. Böylece kendi kendileriyle daha çok bir arada olmakta, dışarıdan gelecek olası tehlikeleri (özellikle manevi tehlikeler) azaltmaktadır.
Uçarı-içedönük kişiliğin, çoğu kez kişiler arası iletişimden kaçarak, kendi kendine iletişime sığınmasının altında, kişiler arası iletişimde başarısız olma korkusu (ki bu yargılayıcı davranış karşısında artmaktadır), insanların kendi hakkındaki görüşlerini gereğinden fazla ciddiye alma gibi faktörler yatabilmektedir.
Kitle iletişimin her iki tipte de (oturmuşiçedönük ve uçarı-içedönük) farklı amaçlarla da olsa yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir.

Oturmuş-içedönük, kitle iletişimiyle, dikkatli ve sakin bir yapısı olduğundan diğer gereksinmelerinin yanında yaşamında kullanabileceği bilgileri elde ederken, uçarı-içedönükler, doğrudan kendilerini hedef almayan bu tip iletişimle, bir boşalma yaşamakta ve diğerleriyle ilgili elde ettikleri bilgileri kendi ben’leriyle kıyaslamaktadırlar. 

Genel olarak içedönüklerde, iletinin daha az yoğun ancak kısa tekrarlara dayanan (piramitönce girişlerin yapıldığı ve sonlara doğru temel argümanın verildiği) şeklinin seçilmesi daha faydalı olabilecektir. Duygusal, kendisiyle meşgul ve alıngan niteliklere sahip olan içedönük kişilik, yoğun içerikli iletileri kendisine karşı bir tehdit unsuru olarak göreceğinden, oturmuştan uçarıya kadar bu tip iletilerin mevcut dengelerinde azdan çoğa doğru bir sarsılmaya yol açması olanaklıdır. İletinin kısa sürelerle tekrarlanması ise, bu kişiliğin nevrotik bir yapıya dönüşmesini engellemek için gereklidir.

Dışadönük kişilik tiplemelerinde ise, kendi kendine iletişim belki de diğerlerine oranla pek zaman ayrılamadığından içedönük olanlardan daha az kullanılmakta, kullanıldığında da topluluk içinde gerçekleştiğinden neredeyse bir grup terapisi niteliğine bürünebilmekte ve yine toplulukla ilgili planlanmaktadır. İçedönüklerde olduğu gibi oturmuş-dışadönük ile uçarı dışadönük arasında kişiler arası iletişimi kullanma konusunda farklar oluşmaktadır.

Yukarıdaki örnek dikkate alındığında toplulukla birlikte bir yerden bir yere giderken, oturmuş dışadönük kişiliğin diğerleriyle birlikte ama biraz önde, uçarı-dışadönük kişiliğin ise diğerlerinin epey önünde hatta onlardan bağımsız gibi davrandığı ve savunucu davranışlardan üstünlük taşıyan davranış özellikleri taşıdığı ya da böyle algılandığı görülebilir. Oturmuşdışadönük atılgan olması ve önder niteliğinden dolayı diğerleriyle iletişim içinde ancak onlara liderin kim olduğunu gösterme niyetindedir.

Topluluğun biraz önünde olmak, onları yönlendirmek ve bir ölçüde kontrol etmek için önemli bir avantajı beraberinde getirmektedir.

Buna karşın uçarı-dışadönük ise, saldırgan kişiliğiyle, topluluğun epey önünde, beni kim takip ederse etsin, ben yine bildiğimi okurum tarzını yansıtır.

Dolayısıyla çoğu kez arkasına bile bakmayacak, her şeyi belirleyecek, belki de diğerlerini pek dinlemeden en çok o konuşacak ve kişiler arası iletişimi tek yönlü olarak kullanarak kesinlik taşıyan bir davranış kalıbı içinde olacaktır. Dışadönük kişilik tipleri deşarj olma vasıtası olarak diğer insanları, grupları
gördüklerinden onların favori iletişim tiplemesi kişiler arası iletişim olacaktır.

Dışadönüklerin kendi kendine iletişimi çok fazla kullandığını söylemek zordur. Ancak, belki de bu göründüğünden veya beklendiğinden daha fazla tezahür etmektedir. Topluluk içinde bir oraya bir buraya koşan, yalnız kalmaktan hoşlanmayan ve mecbur kaldığı bu durumlarda eline telefon alarak birileriyle konuşan kişilik tipleri bile bir şekilde kendi kendine iletişimi kullanarak bir iç muhasebe yoluna gitmektedirler. Bu muhasebe uçarıdışadönüklerde, oturmuş-dışadönüklere oranla daha çok gerçekleşmektedir. Tıpkı uçarıiçedönükler gibi alıngan ve çabuk değişebilen bir kişiliğe sahip olan uçarı-dışadönükler muhasebelerinin sonucunda onlardan farklı olarak tepkilerini daha çok saldırganlık olarak ortaya koymaktadırlar.

Kitle iletişimi ise, dışadönükler arasında kişiler arası iletişime oranla daha az kullanılmaktadır.

Oturmuş-dışadönükler toplum içinde tartışma yaratabilecek, kendilerinin toplumdaki konumlarını arttırabilecek konularla ilgili olan kitle iletişim iletilerini daha revaçta bulmakta ve toplum tarafından kabul edilen tavır ve davranışları öğrenmek için (kendilerinin de kabul edilebilirliğini arttıracağı savıyla) çaba sarf
etmektedirler. Buna karşın uçarı-dışadönükler kitle iletişim araçlarını kullanarak kendilerine uygun savları kabullenerek, aleyhtekiler konusunda saldırgan bir tepki içinde bulunurken, toplumun kabul edeceği davranışlar yerine, kendilerinin daha çok kaile alınacağını düşündükleri pek hoşa gitmeyecek davranışlarla sivrilmek yolunu seçeceklerdir. Dolayısıyla, toplumun sevgiye dayalı olarak onları kabullenmesinden çok, korku ve endişeye dayalı bir kabulü yaymaya çalışacaklardır. 

Favori iletişim tiplemesi, kişiler arası iletişim olan dışadönük kişilik için diğer bireylerle karşılıklı etkileşim içinde olmak, olmazsa olmaz bir nitelik taşımaktadır. İçedönük olanların kendi kendine iletişim ile sağladığı bireyin kendi varlığının farkına varması süreci, dışadönük kişilik yapısında grup veya toplum içinde sağlandığından, daha yüksek yoğunluk taşıyan ancak sık sık tekrarlanan ikna edici iletiler etkin olabilecektir. Bu tipler, kendilerini bir yerde topluma adadıklarından, sosyal ilişkileri ve yayılımları fazla olduğundan, yoğun olmayan içerikli bir iletiyle yeteri kadar ilgilenmeyecekler
ve ilgilerini kolaylıkla benimsetmek istediğimiz iletinin dışındaki iletilere kaydırabileceklerdir.

Dolayısıyla da yoğun içerikli (ters piramit-temel argümanın başta verildiği ve giderek geliştirildiği) iletilerin çok tekrarla verilmesi, onlarda topluluk içinde kendilerine bir mevzuu açması bakımından da faydalı olabilecektir.

İçedönük olanların genellikle cezalandırılacaklarını, dışadönük olanların ise ödüllendirileceklerini sanmalarından dolayı –ki genelde toplum onlara bu şekilde davranmaktadır-, bu pekiştirici unsurlar tersine kullanılarak, iletinin daha kolay kabullenilmesi ve kalıcı olması sağlanabilir.

İçedönük olanların cezalandırılmayı beklemeleri, bunun tersi olarak da dışadönük olanların ödüllendirilmeyi ummaları yüzünden, onların beklentilerinin tersine içedönüklerde ödül, dışadönüklerde ceza imajı yaratmasıyla ileti daha etkin olabilecektir. 

Her iki tipin de bir şekilde sorunu veya mutluluğu toplum olduğu için ödül ve cezanın da daha etkili olabilmesi için toplumsal çevreler içinde verilmesi gerekecektir. Ancak, ödül veya cezanın derecelerini belirlerken, her iki tipteki kişilerin (içedönük ve dışadönük), ne derecede ortalamaya yakın oldukları (oturmuşiçedönük ve oturmuş dışadönük) veya ne derecede ortalamadan saptıkları (uçarı-içedönük ve uçarı-dışadönük) göz önüne alınmalıdır. Ortalamadan
sapmış her iki tipte de aşırıya varacak dozlardaki ödül-ceza, içinde olabilecekleri nevrotik durumu her an şizofrenik bir duruma çevirebilecektir. Dolayısıyla da ikna edici iletişimi kullanan iletişimci, kaş yapayım derken göz çıkarabilir.

SONUÇ

Bir insanın diğerlerinden duygu, düşünce, ilgi, tutum ve davranış ölçütleriyle farklı olarak algılanması, kişiliklerden bahsetmemizi olanaklı kılmaktadır. Kişiliklerin parmak izi gibi, her birey için farklılık arz etmesi ve ilişkilerimizde, tavırlarımızda konjonktür ile birlikte belirleyici olması, konu üzerinde önemli çalışmalar yapılmasına ve kuramsal – modelsel denemelerin hızlanmasına yol açmaktadır.

Bunlar içinde, literatüre önemli katkılarda bulunmuş birisi olarak Biyolojik ve Özellik yaklaşımları içinde görülen Hans Eysenck kişilik tiplerini oturmuş-içedönük, oturmuşdışadönük, uçarı-içedönük ve uçarı-dışadönük şeklinde sınıflandırmaktadır.

İleri sürülen bu dörtlü skala dahilinde, ikna edici iletinin etkin olabilmesi için kişilik yapılarına ve iletişim tiplerine göre biçimlendirilmesi gerekmektedir.

Sakin, güvenilir, özdenetimi yüksek oturmuşiçedönük kişilik ile toplulukla ilişkilerini sınırlayan, karamsar, kaygılı uçarı-içedönük kişiliklerde kendi kendine iletişim ile kitle iletişim (alıcı olarak) daha çok tercih edilmektedir. Bunun tersine hoş sohbet, atılgan, önder özellikleri bünyesinde bulunduran oturmuş dışadönük ile saldırgan, çabuk değişebilen uçarı-dışadönük bireyler kişilerarası iletişim ile psikolojik doyumlarını sağlamakta, kendi dengelerini kurmaktadırlar.

Ancak burada dikkati çeken husus, oturmuş-içedönükler ile oturmuş dışadönüklerin farklı iletişim tiplerini kullandıkları düşünülüyorsa da bu sadece bir nicelik sorunu olarak belirmektedir. Herhangi bir iletişim tipini biri diğerinden sadece biraz daha fazla kullanmaktadır.

Asıl farklılık uçarı özellikler gösterenlerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan içedönük olanlar bazen neredeyse toplumla bütün ilişkilerini koparacak noktaya kadar gelebilmektedirler.

Dışadönük olanların ise saldırganlık ve hareketlerindeki tahmin edilemez değişkenlikler yüzünden toplumdan dışlanmaları söz konusu olabilmektedir. 

İletinin yeteri kadar uyarıda bulunabilmesi için, konjonktürel etkenlerin yanında bireysel etkenlerin de dikkate alınması gerekmektedir. Ancak bu, sadece iletinin alıcı tarafından anlaşılması konusunda değil, bunun yanında belki de göndericinin ileti sayesinde alıcı üzerinde istenmeyen etkilere yol açmaması konusunda da önemlidir. 

KAYNAKLAR

Adler A (1997) İnsan Tabiatını Tanıma, Ayda Yörükan (çev), Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara.
AnaBritannica Ansiklopedisi (1989) Kişilik Maddesi, Cilt.13, Ana Yayıncılık A.Ş. ve Encyclopaedia Britannica, Inc, İstanbul.
Ankay A (1992) Ruh Sağlığı ve Davranış Bozuklukları, Turhan Kitabevi, Ankara.
Carrel A (1973) İnsan Denen Meçhul, Refik Özdek (çev), Yağmur Yayınevi, İstanbul.
Cüceloğlu D (1993) İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Demirtaş T (2005) http://www.kriminoloji.com
Friedman H S ve Schustack (2003) Personality Classic Theories and Modern Research, Allyn and Bacon, Boston.
Fromm E (1993) Özgürlükten Kaçış, Selçuk Budak (çev), Öteki Yayınları, Ankara.
Fromm E (1995) Erdem ve Mutluluk, Ayda Yörükan (çev), Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara.
Geçtan E (1988) Psikanaliz ve Sonrası, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Güvenç B (1984) İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Hall C S ve ark (1985) Introduction to Theories of Personality, John Wiley & Sons, New York.
Horney K (1986) Günümüzün Nevrotik İnsanı, A. Erdem Bagatur (çev), Yaprak Yayınları, İstanbul.
Kağıtçıbaşı Ç (1977) İnsan ve İnsanlar, Duran Ofset, İstanbul.
Köknel Ö (1986) Kişilik, Altın Kitapları, İstanbul.
Morgan C T (1998) Psikolojiye Giriş, Hüsnü Arıcı vd. (çev), Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü Yayınları, Ankara.
Schultz D ve Schultz S E (1998) Theories of Personality, 6th Ed, Brooks/Cole Publishing Company, California.
Sennett R (1996) Kamusal İnsanın Çöküşü, Serpil Durak ve Abdullah Yılmaz (çev), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Songar A (1977) Psikiyatri, Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları, Geçit Kitabevi, İstanbul.
Sokullu-Akıncı F (1999) Kriminoloji, Beta Yayınları, İstanbul.
Soyaslan D (1996) Kriminoloji, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara.
Tolan B (1985) Toplum Bilimlerine Giriş, G.Ü. Yayınları, Ankara.
Usluata A (1994) İletişim, İletişim Yayınları, İstanbul.
Zıllıoğlu M (1993) İletişim Nedir?, Cem Yayınevi, İstanbul.

 

KAYNAK:

Selçuk İletişim: - Arşiv  - Cilt 4, Sayı 2 - Yıl 2006, Sayfalar 125 - 140 - Kişilik ve İletişim Tipleri - Çetin HAZAR

 

Etiketler
  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER LİDERLİK Haberleri
Tüm Anketler
Şiketinizde En Çok Hangisine İhtiyaç Duyuyorsunuz?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI